Reklam Alanı728 × 90 — Detay Sayfası Banner
💡 Hikayeler

Bir Darbenin Sessiz Hikâyesi

✍️ İslami Kıssalar Editörü
📅 26 Ocak 2026
📖 5 dk okuma
👁 2 okuma
☆☆☆☆☆ Henüz puanlanmadı
Bir Darbenin Sessiz Hikâyesi
Yazı Boyutu:
🔊 Web Sesli Okuma
Bir Darbenin Sessiz Hikâyesi
Hazır
Tarayıcınızın yerleşik Türkçe sesiyle kıssa okunur. Ses kalitesi cihaza göre değişebilir.
Reklam Alanıİçerik üstü — 728 × 90

Siyasî darbeler yalnızca iktidarları mı yıkar, yoksa sessizce ailelerin hayatını, onurunu ve geleceğini de mi enkaza çevirir?

Siyasî darbelerin ekonomiye, ilerlemeye ve halkın sosyal hayatına verdiği telafisi imkânsız yaraları, bu işin uzmanları hep anlatır durur. Ucundan kıyısından ülke meselelerine kafa yoran insanlar bu gerçekleri fazlasıyla bilir ve mümkün oldukça da dillendirirler, unutulmasın diye…

Gelecek nesiller ibret alsın, ders çıkarsın diye düşünülür.

Bizler, ülke tarihimizdeki bu kötü hâdiseleri ezber ederken, “darbe” diye adlandırdığımız bu süreçlerin insanın gündelik ve aile hayatına bıraktığı yıkımlardan pek söz edilmedi; söz edilse bile çoğu zaman üzerinde durulmadı, görmezden gelindi. Kendi şahsında ve ailesinde bu süreçleri birebir yaşayanlar, yaşadıklarını ya hiç anlatmadı ya da fısıldayarak anlattı. Lâkin bu fısıltılar, yüreğin derinliklerinden geldiği için yankıları uzun yıllar boyunca sürdü.

UNUTULAN ACI: AİLELERİN DAĞILAN HAYATLARI

1960’lı yıllardan gelen bir fısıltıydı, tâ 2010’larda kulağıma çalınan...

Yeşil gözlü, nûrânî sîmâlı, ak tülbentli o koca çınarın aklındaydı her şey, dün gibi… Belli ki ilerleyen yaşın verdiği hisle, yaşadıklarını birilerine anlatmak istiyordu. Kendisiyle birlikte mezara gitmesini istemiyordu.

Dilinden şiir gibi dökülen tatlı Ege şivesi, onu ve beni alıp götürüyordu Ege’nin zeytin ağaçlarının altına. Şiir başlıyordu artık!

“Babam yaşadığımız şehrin ileri gelenlerindendi. Uçsuz bucaksız pamuk tarlalarımız, Menderes Nehri’nin kenarlarında sayısız incir ağaçlarımız vardı. Bir de çarşıda, içi arı kovanı gibi hareketli bir manifatura dükkânımız...

Hazır giyimin çok az olduğu o yıllarda herkes kumaş alır, gerek dükkânlarda gerekse evlerdeki terzilerde diktirirdi elbiselerini. Babam dükkânın üst katını büro gibi kullanırdı. Geç saatlere kadar orada arkadaşlarıyla sohbet eder, çoğunlukla ülke meseleleri hakkında istişare ederlerdi.

Babam aynı zamanda siyasetle de ilgilenir, Demokrat Parti’nin il başkanlığını yapardı. Eve çok az uğrardı, işleriyle ilgili bizimle pek konuşmazdı. Biz; annem, ben, bir kız ve bir erkek kardeşim, babamın geç saatlerde geldiği evimizde günlerimizi geçirirdik. Erkek kardeşim okula gider, okuldan çıkar çıkmaz soluğu manifatura dükkânında alırdı.

Kız kardeşimle ben, o yıllarda her genç kız gibi ev işlerine yardım ederdik. Kömürle ısınan, o zamanlar pek az evde bulunan bir ütümüz vardı. Isı ayarı olmadığı için herkesin harcı değildi ütü yapmak…

Babam hep takım elbise giyerdi ve ütüsünün muntazam olmasına çok dikkat ederdi. Anneciğim de bana vermişti ütü vazifesini; “Gençsin, daha dikkatli ütülersin sen.” diye.

Ve bir gün, o zamanki aklımızla aslâ anlam veremediğimiz sıra dışı hadiseler başladı. “Millî Birlik Komitesi” adı altında birileri, Demokrat Parti iktidarını darbeyle devirerek yönetimi ele geçirdi.

Babam için, dolayısıyla ailemiz için kara günler başlamıştı artık... Birkaç gün içinde adını sanını bilmediğimiz adamlar, babamı dükkânından yaka paça alıp hiç bilmediğimiz yerlere götürdüler. Ardından, dükkânı yağmalamaları için halka el altından haber gönderildi.

Çeşit çeşit kumaş toplarının olduğu dükkânımız dakikalar içinde yağmalandı ve sonra ateşe verildi. Amcalarım, dayılarım ve birkaç komşu, dükkânın arka kapısından çıkarabildikleri kadar kumaş topunu kurtarıp sakladılar.

Annemin feryatları göğe yükseldi. Gece yarısı ortalık sakinleşince, at arabasına yüklediğimiz kumaşları evimize getirdik ve bodruma sakladık. Günlerce babamdan haber alamadık. Sabahtan akşama kadar evimizin etrafında dolaşan, eli silahlı adamlara sorardık, ama aslâ cevap alamazdık.

Aylar sonra, bir sabah babam çıkageldi. Seslenmese neredeyse tanıyamayacaktık onu; saçı-sakalı birbirine karışmış, çok zayıflamış, âdeta üzerindeki elbisenin içinde kaybolmuş vaziyetteydi.

Eve gelen babam kendini bir odaya kapattı, günlerce dışarı çıkmadı. Hiç kimseyle konuşmadı, ziyaretine gelenleri kibarca reddetti. O dev gibi adam gözümüzün önünde eriyip bitti.

Ekmek teknesini kaybetti, nüfuzunu kaybetti, kendine saygısını kaybetti... Ve en sonunda sağlığını da ciddî derecede kaybetti. Bir gece yarısı, annemle babamın konuşmalarına uyandım. Kıpırdamadan dinledim onları… Annem, o yokken yaşadıklarımızı anlatıyordu babama; dükkândan kumaşları nasıl getirdiğimizi, neler yaşadığımızı... Ve babama dedi ki:

“-Bugüne kadar sen bize baktın, çocuklarını nâmerde muhtaç etmedin. Elimizde olmayan bu hâller geldi başımıza... Biz bir aileyiz, kötü günleri beraber atlatacağız. Biliyorsun, elimden dikiş gelir, makinem de var. Bodrumdaki kumaşlardan elbiseler, gömlekler dikerim, komşulara, tanıdıklara satarım. Kızlar da bana yardım eder. Ekmek paramızı çıkarırız evelallah. Sen hiç dert etme!..”

Bu konuşmadan sonraki zamanlarda annem terzi, biz iki kız kardeş de çırağı olmuştuk artık… Bu iş bölümünde benim görevim çoktan belliydi zaten: Ütü.

Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı. Biz, yaşadığımız şehrin en tutulan kadın terzileri olmuştuk artık... Günlük kıyafetler, abiyeler, döpiyesler... En güzel hâlleriyle bizim elimizden çıkıyordu.

Balolar meşhurdu o yıllarda: Cumhuriyet Balosu, Kurtuluş Günü Balosu ve diğerleri...

Buralara giderken özellikle devlet erkânından olan hanımlar, şıklık yarışına girerdi. Birçoğu baloda giyeceği kıyafeti diktirmek için bize gelirdi. Bir hanıma diktiğimiz kumaştan ve modelden aslâ bir diğerine dikmezdik. Bu, yazılı olmayan bir kuraldı.

Yıllar geçti. Babam bu yaşadıklarına dayanamadı ve amansız bir hastalıktan vefat etti. Erkek kardeşim çok iyi okullarda okudu, devlet yönetiminde önemli görevlere atandı. Biz iki kız kardeş ise, annemizi yalnız bırakmamak için genç yaşlarımızda evlenmedik. Bir müddet sonra taliplerimiz azaldı ve bekâr olarak kırklı yaşlarımıza ulaştık. Özellikle bana, evlilik için gelenler artık orta yaşlı, eşi ölmüş ya da ayrılmış, çocuklarına bakacak birini arayan kişilerdi.

Ve bir süre sonra sıcak bir yaz günü, kendi diktiğim gelinliğimle “Evet” dedim, nikâh masasında… En büyük hayalimdi kendi gelinliğimi kendim dikmek.

Maddî durumu iyi, eşinden ayrılmış, yetişkin bir kızı olan bir beyle evlenmiştim artık. Eşim ve ben, yaşım müsait olmamasına rağmen “Acaba çocuğumuz olur mu?” diye çok ümitlendik. Ama olmadı... Rabbim bana evlât nasip etmedi.

Güzel geçti evliliğim. Kocamın kızını evlendirdik. Arada o gelirdi ziyarete, arada biz giderdik. Bazen de annem gelirdi birkaç günlüğüne. Gözlerinin feri iyice azaldığı için epey olmuştu dikişten elini eteğini çekeli. Annemin bizde olduğu bir gün, sabah yatağından kalkmadı. Seslendim, ses vermedi.

Yanına gidip dokunduğumda attığım çığlıktan sonrasını hatırlamıyorum. Gözümü saatler sonra açtığımda ev kalabalıktı. Pencereden bakınca dışarıda iki cenaze arabası gördüm. Önce anlam veremedim.

Komşularımın, “Sakin olmaya çalış.” telkinleri arasında, eşimin de öldüğünü öğrendim. Eşim, benim çığlığımı duyup annemin cansız bedenini görünce, belki kurtarabiliriz diye arkadaşı olan doktoru almaya giderken kaza yapmış ve oracıkta rûhunu teslim etmiş.

İki cenaze çıktı evimizden aynı günde. İki dediysem... Beni toprağa koymadılar da ondan. Yoksa ben de bir ölüden farksızdım artık. Yaşlı, kimsesiz, yapayalnız...

Üç-beş sene kendimi idare ettim. Kocamdan kalan maaş geçimime yetiyordu, sağlığım da fena değildi ama... Unutmaya başlamıştım bazı şeyleri. Ocakta yemeği, kapının üzerinde anahtarı...

Bir gün çarşıya gittim, lâkin evimin yolunu bulamadım. Polisler gördü çaresiz hâlimi, derhal hastaneye götürdüler beni... Erkek kardeşime haber vermişler hemen. O da bir gün sonra geldi. Uzun uzun konuştu doktorlarla, sonra eve götürdü beni. Bir de baktım ki eşyalarımı bir bavula dolduruyor.

“-Ablacığım, bundan sonra Ankara’da benimle yaşayacaksın.” diyordu.

Demiş yani... O gün evimden son çıkışımmış, öyle dediler. Aklımı zamanla iyice kaybetmişim, öyle dediler. Adımı bile bilmiyormuşum artık, öyle dediler. Ve en sonunda, kocamın ve annemin öldüğü tarih geldiğinde ben de ölmüşüm... Öyle dediler.

Kaynak: Zehra Evli, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479

İslam ve İhsan

Reklam Alanıİçerik arası — 728 × 90
Kaynak
islamveihsan.com
Kaynağı aç
💬 Yorumlar (0 yorum)
Bu kıssayı puanla:
Henüz onaylanmış yorum bulunmuyor. İlk yorumu sen yapabilirsin.