Dostun kahrındaki gizli lütfu, ancak içindeki kara yılanı kusanlar anlar... Mevlânâ Hazretleri'nin dilinden, gaflet uykusundan uyanışın ve nefis engelini aşmanın hikmetli hikâyesi
Hazret-i Mevlânâ, aşağıdaki hikâyesinde “nefsin varlık hikmeti”ni temsilî bir şekilde şöyle anlatır:
İÇİMİZDEKİ KARA YILAN VE NEFİS TERBİYESİ
“Ata binmiş bir emîr, ağaç altında uyurken ağzına kara bir yılan giren bir kişi gördü. Yılanı ürkütüp kaçırmak için atını sürdü ise de başaramadı.
Bunun üzerine emîr, uyuyan adamı fecî ve hazin âkıbetten kurtarmak için, bütün sanat ve mahâretini kullanmaya başladı.
Adama var gücü ile birkaç kamçı vurdu. Adam, acı ile yerinden sıçradı ve dayak yediği emîrden korku ve endişe içinde kaçmaya başladı.
Emîr, adamın peşini bırakmadı ve onu bir elma ağacının altında yakaladı. Ağaçtan düşen çürümüş, kokuşmuş elmaları adamın boğazına sokarak ona zorla yedirmeye başladı. Bir taraftan da:
«–Ey dertli bîçâre, hepsini yiyeceksin! Bu çileye katlanacaksın!» diyordu.
Adamcağız ise, dehşet, hayret ve şaşkınlık içinde emîre hitâben:
«–Ey emîr! Ben sana ne yaptım ki? Bana kasdın ve bu zulmün sebebi ne? Gerçekten de canıma bir kasdın varsa, bir kılıç vur da kanımı dök!
Seni gördüğüm an, ne uğursuz bir zamanmış! Senin yüzünü görmeyenler ne bahtiyar insanlarmış!.. Cinâyetsiz, günahsız bir insana, bu zulmü, en büyük zâlimler bile yapmaz.
Görüyorsun, bu sözleri söylerken bile ağzımdan kan fışkırıyor! Yemin ederim ki senin kadar acımasız ve insafsız birini görmüş değilim!..
Ey Rabbim, bu zâlimin cezâsını sen ver!..» diyerek lânetler yağdırıyordu.
Ancak emîr, bu sözlere aldırmadı. Üstelik;
«–Bu ovada koş bakalım!» diye kamçılamasına devam etti.
Adamcağız, emîrin korkusundan ve kamçı acılarından rüzgâr gibi koşmaya başladı. Arada bir yere kapaklanıyor, fakat yediği kırbaçlarla yeniden ayağa kalkıp koşuyordu. Zavallının midesi çürük elmalarla dolmuş, kamçılardan, yüzü-gözü yara-bere içinde kalmıştı.
Buna rağmen emîr, onu uzun bir müddet hiç durmadan koşturdu. Adamcağızın yorgunluktan adım atacak hâli kalmadı. Sıhhati bozuldu. Daha fazla dayanamadı, safrası kabardı ve kusmaya başladı.
Yediği her şey zoraki bir tazyikle ağzından çıkıyordu. Nihayet çürük elmalarla beraber, içindeki kara yılan da dışarı fırlayıverdi.
Şaşırıp kalan adamcağız, midesinden çıkan yılanın korkunçluğu karşısında dehşete kapıldı. Derhal o sâlih emîrin önünde yerlere kapandı.
Dedi ki:
«–Hakîkaten sen, Cebrâîl’in rahmeti gibi gelmişsin! Meğer benim velî-nîmetim imişsin!
Seni gördüğüm zaman, ne mübârek zamanmış! Eğer sen olmasaydın ben çoktan hazin bir şekilde ölmüş gitmiştim. Sen bana hayat bahşettin.
Senin yüzünü görene, yahut ansızın senin mahallene gelene ne mutlu!
Ey tertemiz ve övülmeye lâyık olan has kul! Cehâlet ve gafletim, sana karşı ne kadar saçma-sapan sözler söyletti bana. Onlardan dolayı beni affet!
Eğer bu hâli birazcık bilmiş olsaydım, münâsebetsiz sözler söylemezdim. Sen hastasının şifâsı için ona acı ilaç veren kudretli bir hekim olduğunu gizledin. Bunu bana azıcık açsaydın, seni överdim. Fakat sen susuyor, coşup köpürüyor ve bir şey söylemeden başıma vuruyordun! Neticede başım sersemledi, aklım başımdan gitti de bilmeden sana neler söyledim. Beni bağışla; söylediklerimi gafletime ver!»
Mübârek ve firâsetli emîr dedi ki:
«–Eğer ben o vakit, senin iç âlemindekilerden bir parça söyleseydim, ödün kopardı. Korku, seni helâk ederdi.
Kedi önündeki fare gibi mahvolur, kurda karşı kuzu gibi fânî olurdun...
O kara yılanın nasıl dehşetli olduğunu sana bildirseydim, korkudan o anda perişan olurdun!
Eğer sen içindeki o canavarı bilseydin, ne elma yemeye kuvvetin kalırdı, ne yol yürümeye, ne de kusarak o kara yılanı çıkarmaya...
Ben senden işittiğim uygunsuz sözlere sabrediyor, içimden de; «Yâ Rabbi! Yılanın çıkmasını kolaylaştır! Bu bîçâreyi halâs eyle!» diye duâ ediyordum. Sen bana acı şeyler de söylesen, benim gönlümdeki merhamet, seni o hâlde bırakmaya râzı olmadı. Çünkü benim hilkatim, mâye-i merhametle yoğrulmuştur.»
Bu Allah dostunun hakîkatini anlayan adamcağız, ne diyeceğini bilemiyor ve şöyle diyordu:
«–Ey yüce kişi! Bu zayıfın sana lâyıkıyla teşekküre mecâli yok! Senin bu hayırlı işini Allah mükâfatlandırsın!..
Anladım ki, ehl-i irfânın verdiği zehir bile canlara safâ, rûha gıdâ bahşetmektedir...»”
Hikmet ehli buyurmuşlardır ki:
“İçinizdeki düşman size açıklanacak olsa, cesurlarınızın dahî ödü patlardı. Ne bir yolda gidebilir, ne bir iş becerebilir; çâresizlik içinde kıvranırlardı.
Ne vücutta ibadete kuvvet, ne kalpte tâkat, ne de seyr u sülûke mecâl kalırdı. Bunun için mürşid-i kâmiller, mürîdlerini çoğu zaman sükûtla, yani içlerindekini dışa vurmadan terbiye ederler.”
Hazret-i Mevlânâ’nın hikâyesinde zikri geçen uyuyan insan, insan-ı gâfildir. Ağzına giren kara yılan, nefs-i emmâredir. Emîr ise, mürşid-i kâmildir. Onu uykuda iken kamçılayarak döve döve uyandırıp kırda bayırda koşturması, riyâzat ve mücâhededir. Yılanın çıkışı da, nefs-i emmâreden kurtuluştur.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Cennet, nefsin sevmediği şeylerle, Cehennem ise, nefse hoş gelen ve nefsin arzuladığı şeylerle çevrilmiştir.” (Buhârî, Rikāk, 28; Müslim, Cennet, 1)
Nefs engelini aşabilmek; peygamberlerin ve inkıtâsız (kesintisiz) bir sûrette var olagelen peygamber vârisi evliyâullâhın elinden tutmak, onlara bey’at etmek ve onların terbiyelerine teslîm olmakla mümkün olur.[1]
Dipnot:
[1] Mesnevî Bahçesinden Bir Testi Su kitabının 195-202. sayfalarından iktibasla hazırlanmıştır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları
İslam ve İhsan